Hasan Arkın

Hasan Arkın

Hasan Arkın

DİL YARASI

25 Mayıs 2020 - 14:46


Yeni yazıma, her şeyden önce ilk yazıma gösterdiğiniz ilgi ve beğeniye teşekkür ederek başlama istiyorum. Var olun. Amacım, TÜRK Ulusunun başarısı ve ilerlemesi yolunda bir kum tanesi kadar da olsa katkıda bulunabilmektir. Umuyorum ki bu yolda başarılı olup, beğeninizi kazanmaya ve ilginizi çekmeye devam ederim.

Gelelim en çok göz ardı edilen, bizi bizden bu kadar koparan, uzaklaştıran, yozlaştıran en büyük sorunlardan birine…
Konu, başlıkta da ilginizi çektiğini düşündüğüm DİL YARASI.
Şimdi aşağıda size geçen yedice (hafta) yazdığım yazının taslağını sunacağım. Ve sonrasında neden bu şekilde yazmayı bırakıp okuduğunuz haline çevirdiğimi anlatacağım.

Taslak şuydu: ‘’Okuduğum betikler içinde bende en çok iz bırakan tümce şudur: “1919 yılı Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım…”
Tümceye tek başına baktığınızda pek bir anlamlı deyiş olmayabilir sizin için. Ancak sonrasını bir düşleyin; belki bugün bile hepimize ulaşılmaz gelecek ülküler, bu ülkülerin gerçekleşmemesi için el ve iş birliğinde bulunan iç ve dış yağılar, maddesel ve tinsel olanaksızlıklar; ve ancak sonunda bütün olumsuzluk ve olanaksızlıkları üst üste koyarak; teri gözyaşına, kanı toprağa katarak gerçekleşen tansık.

Kısa bir bölümce (paragraf) yazıda kaç sözcükte durup; “Bunun anlamı ne?” diye sorduğunuzu kendinize içtenlikle söyleyin. Veya: “Bu nasıl anlatım? İnsanı yoruyor!” dediniz mi? Doğrusu, hem örnek olarak sunduğum bölümcenin, hem de şu ana dek okuduğunuz tüm yazının hepsi olmasa da %90’ı saf, gerçek Türkçe sözcüklerden oluşuyor!

Peki, ne oldu da dilimize bu denli uzaklaştık ve yabancılaştık? Öncelikle değiştiremeyeceğimiz bazı etkenler var. Bu etkenlerin birinci sırada olanı, coğrafi konumumuz. Dil de tıpkı insanlar gibi çevresiyle etkileşim halindedir.
Özellikle sınır komşularınız başta olmak üzere karşılıklı olarak birbirinizin dilinden anlamak, anlamadığı yerde ortak yol bulunmak durumundadır. Çünkü; yaşam ve insan sosyal oluşumlardır; dokunmadan, iletişim olmadan varlıklarını sürdüremezler ve bunu da her zaman ilk önce en yakınında olanla yaparlar.
Bu nedenlerle dilde ister istemez bazı eksilmeler, değişimler, yeni eklentiler yaşanır.
İkinci ve en büyük etki yaratan etken; devlet ve izlediği siyaset.

Türkçede sırasıyla; en çok Arapça (6467), Fransızca (5253), Farsça (1359), İngilizce (485), Rumca (400) olmak üzere tam 14 Bin yabancı sözcük var!
Bu konuyu kısa örneklerle, sizi de biraz düşünmeye yönlendirerek uzatmadan anlatmaya çalışacağım.
Yavuz Sultan Selim’in 1516’da başladığı Mısır Seferi sonucunda halifelik Osmanlılar’a geçmişti. Bu olaydan sonra başlayan, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Ebu Suud gibi Bedevi sevdalısı etkin devlet görevlileri sayesinde son hızla ilerleyen İslamcılığın tüm kimliklerin önüne geçmesi; Arap, Arapça, Arabistan kutsal sanılarak yüceltilmesi ve bugün bile süren etkileriyle Arapça, 6467 sözcük ile dilimize birinci sıradan giriş yapıyor.
Yine Osmanlılar’ın düşüş ve çöküş döneminde en çok ticari ilişkilerde bulunduğu ve neredeyse sınırsız ayrıcalıklar(kapitülasyonlar) sağladığı Fransa, üstüne bir de 1789-99 yıllarında devrim yapıp siyaseten de ortalığı kızıştırınca, Fransızca 5253 sözcük ile ikinci sırayı alıyor.
Rumlar ise biz gelmeden önce buradaydı. E doğal olarak giderken kalıtlar bıraktılar 400 sözcük kadar.

Üçüncü etken olarak sayacağımız kendini bilmezlik/özentilik ve İngilizce incelenmesi gereken apayrı bir konu. Yukarıda da belirttiğim gibi geçmişten bu süreye kadar İngilizceden dilimize 485 sözcük geçmiş. Bence çok aşırı etki etmemiş.
Çünkü, düşünün bir de bu adamlar(!) yurdumuzu ele geçirdiler(işgal); tam 5 yıl! O yüzden 485 sözcük şaşırtıcı değil.

Şimdi hızla günümüze doğru gelelim. Kendini bilmezlik, kendini aşağı görme ve özentilik…
Dışarı çıktığınızda yalnızca konut/iş yeri tanıtılarına(tabela) bakın.
Kaç tane Türkçe tanıtı göreceksiniz?
Sishly Coffee, Falanca Tower, Filanca Garden, A Plaza, XYZ Steak House, X Center ve daha bir sürü çoğaltılabilecek, göz kanatan, dil yaralayan saçmalık!
Ya da özellikle bir “beyaz yakalı” iseniz iş yeri dilinizi bir aklınıza getirin..: “Meet set edelim.”, “Konuyla ilgili aksiyon alalım.”, “Olay hakkındaki feedbacklerinizi beni cc’ye add’leyip forwardlayın.”!!!
Bu tipler bir de insan beğenmez, burnundan kıl aldırmaz, her şeyi bildiğini sanır ama farkında bile değildir yaşadığı aşağılık duygusunun, gülünçlüğünün, kendini bilmezliğinin!
Ve bunların ardından gelecekte yerlerimize gelecek, yönlendirilmemiş, ilgilenilmemiş, kusursuz(!) eğitim sistemimizin ve aile yapılarımızın yetiştirdiği gençlerimiz.
İnternetin çöplüklerinde yazılmış, içinde yalnızca küfür, sokak ağızı ve cinsellik olan kağıt savurganlığı(israfı) betikleri okuyup, eline ‘’bilmem ne kahvecisinden’’ aldığı kendi boyu kadar bardağıyla “cool(!)” takılan, gündüz hamburgecilerde, akşam arka sokak barlarında içki, sigara vb. şeylerle takılmayı beceri ve başarı sanan ve geri kalan yaşamını telefon/bilgisayar başında dipsiz sosyal medya kuyularında geçiren, koluna bacağına ATATÜRK imzası dövmesi yaptıran ama O’nun yazdığı Nutuk’u bile okumamış bir gençliğin diline ne kadar sahip çıkabileceğini siz düşünün..! Buna Hollywood etkisi mi dersiniz, kültür sömürüsü mü yoksa ekmek derdine düşünce düşüncesizce kendini, gençlerini ve ülkesini boşlamak, savsaklamak mı dersiniz siz bilirsiniz?

Dördüncü ve gözden kaçan en iç acıtıcı etken: Dış Güçler! Dış güçler deyince bir gülümseme oluştuğunu görür gibiyim ama, konu ciddi. Düşünün ki bir soy, TÜRK SOYU anakaranın neredeyse 4’te 2’sine yayılmış, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne 7 tam bağımsız, 15 yarı bağımsız TÜRK DEVLETİ ve ULUSLARI birbirleri ile bozulmamış, anlaşılabilir, ortak öz dillerini konuşuyor!? Ne AB, ne NATO ne başka bir birleşim veya büyük güç bu güçle ölçüşemezdi bile! Ne diyor övünç kaynaklarımızdan Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu: “Unutmayın! Başka hiçbir dil bilmeden sizi Adriyatik’ten Çin Seddine kadar götürecek tek bir dil vardır; Türkçe! Dilinize sahip çıkın.
Dilimiz sesli kimliğimizdir. Hocamızdan bir alıntı daha yapacağım ki, esas demek istediğim anlaşılsın: “TÜRKÇE GİDERSE, TÜRKİYE GİDER!”

Şimdi soracağım soruya doğru ve içtenlikle yanıt vermenizi istiyorum.
Hanginiz: “Ya Hasan Arkın, o kadar bilmişlik ettin; peki sen önce yazı yazdığın yerin adına baktın mı? TTA “Grup”! Bu ne yaman çelişki!” dedi?
Üzülerek söylüyorum ki gerçekten yaman bir çelişki. ‘İnternet dili’ dedikleri herkeste aynı çağrışımı yapan, insanları kendine çeken kemik sözcükler var. ‘’Grup’’ da onlardan biri.
Bizi internette gördüğünüzde “TTA ÖBEK” ya da “TTA KÜME” olarak görseydiniz aynı etkiyi sezinler(hisseder) miydiniz, bilemiyorum?
Bu da kendimize eleştirimiz olsun.
Biliyorum; bu kadar kötü ve karamsar bir görüntü çizince insanın içi daralıyor, umutsuzluğa düşülüyor ama umutsuzluğa gerek yok.
Bunca sayılan şeyin çözümü; inanın, sandığımızdan çok daha kolay. Önce kendimizden ve birinci derece yakın çevremizden başlayacağız. Sanal bataklıklardan, aptal kutularından(TV) kurtulup okuyacak ve okutacağız. Ancak ağaç kıyımına neden olan kağıt atıklarını değil; seçkin, değerli şeyler okuyacağız. Özenti değil özenli olacağız.
Zenginliklerimizin, çeşitliliklerimizin farkına varıp aşağılık duygusundan arınacağız. Bunlara uymayanlara, saygı duymayanlara, pay vermeyecek tersine onları dışlayacağız.
Buraya kadar göz emeği verip okuduğunuz için sağ olun.
Tüm inananların bayramı kutlu ve mutlu olsun.
Sağlıkla kalın.

YORUMLAR

  • 2 Yorum
  • Oğuzhan Albayrak
    10 ay önce
    Eline sağlık çok güzel bir yazı olmuş bu bilincin artmasını çok isterim
  • Şeyma Hazal çil
    10 ay önce
    " Dünyanın neresinde olursanız olun, kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarihini ve kültür bilincini, binlerce yıllık geleneğini kaybetmeyin.Dış ülkelerde kimliğinizi ne kadar korursanız, yabancılar size o kadar itibar edecektir " Eline ,emeğine gözüne sağlık.